Temelelektronik.info

önemli bilgi



Uyuşturucuyla mücadelede başarılı ve başarısız yöntem






uyuşturucunun öyle çok da ''tu-kaka'' birşey olmadığı, bağımlılığının da ‘bizim tahmin ettiğimiz gibi' bir şey olmadığı, onunla mücadele etmekte hata yaptığımız, bu sebeple uyuşturucunun kötü sonuçlar doğurduğu.

biliyorum, bu yukarıdaki cümle ‘biraz’ ürkütücü, mide bulandırıcı ve konudan tiksindirici bir cümle. özellikle uyuşturucu bağımlılarını, bu sebeple hayatlarını kaybedenleri, ailelerine ve çevresindeki herkese zarar verenleri falan düşününce. ayrıca uyuşturucunun insan vücuduna geri dönüşü olmayan zararlar verdiğini, sağlığa çok çok zararlı olduğunu ve uyuşturucu kullanmanın kesinlikle ‘tavsiye edilecek bir yönü'nün olmadığını hepimiz gibi ben de biliyorum. ama sizden ricam, bu metni sonuna kadar okuyun. okumadan önce de önyargılarınızı, konu ile ilgili görüşünüzü ve daha önceden öğrendiklerinizi şuraya bırakın: ..................................................................................................................................
yazının sonunda tekrar alabilirsiniz eğer isterseniz. teşekkürler. :)
(ayrıca bu yine uzun bir yazı olacak, sabırla okuyup sonuna gelenlere şimdiden teşekkür ederim.)

şimdi başlangıç olarak eroini ele alalım. eroini ‘bildiğimiz şekliyle’ 20 gün kullanırsın ve vücudun vahşice uyuşturucu ister. çünkü uyuşturucunun içinde kimyasal ‘kanca’lar vardır ve bu kancalar, seni uyuşturucuya daha çok bağlar.

ama ‘bağımlılık’ dediğimiz şeyle ilgili bildiklerimiz yanlış. mesela bir yerimizi kırdığımızda hastanede yattığımız süre boyunca bize bol miktarda ‘diasetilmorfin’ verirler. diasetilmorfin, eroindir. üstelik herhangi bir bağımlının arka sokaklarda bulabileceğinden daha güçlü bir eroin. çünkü uyuşturucu satıcılarının seyreltmek için kullandığı şeyler tarafından kontamine edilmemiştir. yani bu ‘kaliteli’ uyuşturucudan hastanelerde şuan bol miktarda bulunmaktadır. peki neden hastaneden çıkan insanlarda -bir tanesinde bile- uyuşturucu bağımlılığı oluşmuyor?

‘bağımlılık’ kavramının tam olarak anlaşılmasıyla ilgili 60'lı ve 70'li yıllarda bir dizi deney yapılmış. bu oldukça basit bir deney. bir fareyi bir kafese koyuyoruz, yine aynı kafese 2 su şişesi koyuyoruz. şişenin birinde su, diğerinde de su bazlı eroin veya kokain bulunuyor. bu deneyi ne kadar tekrarlarsanız tekrarlayın, fare sulu uyuşturucuya takıntılı hale gelecek ve normal suya ağzını dahi sürmeyecektir. üstelik buna kendini öldürene kadar devam edecektir.

fakat 1970’li yıllarda profesör bruce k. alexander, bu deneyi farklı bir şekilde denemek istedi. fareyi yapayalnız bir kafese koymanın fareyi uyuşturucuya ittiğini düşündü ve bir ‘fare parkı’ inşa etti.

bu park özetle fareler için bir cennetti. yemyeşil, kocaman bir alan içinde rengarenk toplar, içinde gezinmek için tüneller, bolca yiyecek, arkadaşlarıyla oynamak ve çiftleşmek için bolca zaman bulunan bu park, bir farenin isteyebileceği her şeyi barındırıyordu. ilk kafesten çıkarılan fare, arkadaşlarının bulunduğu bu parka konuldu. ve içeriye yine önceki kafeste olduğu gibi 2 şişe yerleştirildi. birinde uyuşturuculu su, diğerinde normal su. bilin bakalım ne oldu? evet, fare, içinde uyuşturucu bulunan suyu ısrarla tüketmek istemedi. parktaki onlarca fareden hiçbiri, kendini bu suyla zehirleyip öldürmeye kalkışmadı.

tamam, farelerden yola çıkmak biraz ‘basit’ oldu. insanlarla yapılan ‘gerçek’ bir deneyi ele alalım o halde. vietnam savaşı’na gidiyoruz.

vietnam’daki amerikan askerlerinin %20’sinden fazlası eroin kullanıyordu. savaş bitip askerler evlerine dönmeye başladıklarında vatandaşlar ve devlet panikledi. çünkü düşününce yüzbinlerce esrarkeş, amerika sokaklarında başıboş bir şekilde dolaşmaya başlayacaktı. fakat durum böyle olmadı. bir araştırma komisyonu, evlerine dönen askerleri uzaktan takibe başladı. savaş sırasında yoğun olarak uyuşturucu kullanan askerler rehabilitasyona, kontrole falan gitmiyorlardı. üstelik uyuşturucu da kullanmıyorlardı. savaştan dönen uyuşturucu bağımlılarının %95’i, eve döndüklerinde eroin kullanmayı bıraktı. prof. alexander’ın teorisi burada da işe yaramıştı.

şimdi bir düşünün. tanımadığınız bir ülkenin balta girmemiş ormanlarındasınız. oraya –kısmen de olsa- zorla götürülmüşsünüzdür. orada olmak istemezsiniz. her an ölebilirsiniz ve sürekli birilerini öldürmek zorundasınızdır. eroin, böyle bir ortamda zaman geçirmek için güzel bir alternatif olarak görülebilir. fakat güzel evinize, arkadaşlarınızın ve ailenizin yanına döndüğünüzde, ilk kafesten çıkıp fare parkına bırakılan fare örneğindeki gibi uyuşturucu eski cazibesini kaybeder.

işin özü özetle şu: ‘’kimyasallar tek başına sizi kendine bağlayamaz. sizin bağlanmak için bir şeye ihtiyacınız varsa uyuşturucu, bazı durumlarda çekici hale gelir. hepsi bu.’’

yani ‘’bağlılık’’ ve ‘’bağlanmak’’ insan doğasında varolan bir durum. mutlu ve sağlıklı olduğumuz zamanlarda çevremizdeki insanlarla bağ kurarız. ruhsal olarak olumsuz hissettiğimiz dönemlerde, toplum tarafından dışlanıp kendimizi izole ettiğimizde bize rahatlama duygusu veren bir şeyle bağ kurmak durumundayız. bu sadece uyuşturucu olmak zorunda da değil her zaman. akıllı telefonları sınırsızca kontrol etmek, pornografi, vidyo oyunları ya da kumar da olabilir.

---------------------------------------------------------------------------------------------

şimdi bu ‘uyuşturucu’ sorununa farklı bir perspektiften bakalım.

1971 yılında amerikan başkanı richard nixon, ‘madde bağımlılığı’nı ‘bir numaralı halk düşmanı’ ilan ettiğinde dünya tarihinde bir eşine daha rastlanmayan bir ‘uyuşturucu savaşı’nın da fitilini ateşlemiş oldu. aradan geçen 45 yılda elimizdeki rakamlar bu ‘savaş’ın, aslında o kadar da etkili olmadığını, hatta zararlarının yıkıcı etkileri olan büyük bir başarısızlık olduğunu söylüyor. tüm dünya için.

yani amerika’daki toplu hapis cezalarına, latin amerika, asya ve avrupa’da yolsuzluğa, politik kararsızlığa ve şiddete sebep olduğu bir gerçek. ve tabii dünya çapında insan hakları suistimallerine sebep olduğu da. özetle bu savaş milyonlarca kişinin hayatını olumsuz yönde etkiledi, yüzbinlerce kişinin de katledilmesine sebep oldu.

üstelik bu sonuçları doğuran şey, amerika’nın her yıl, yılda milyonlarca dolar harcayarak yaptığı ‘önlem'lerle eskisinden daha güçlü uyuşturucu kartelleri yaratması ve onları daha da körüklemesi olurken, bugün gelinen durumda, eskiye oranla önüne geçilmesi daha zor etkilere kavuştu.

‘uyuşturucu savaşı’nın merkezinde yatan strateji, ‘’uyuşturucu yoksa sorun da yok’’tu. yani onlarca yıldır devlet tüm enerjisini varolan uyuşturucu kaynaklarının kökünü kurutmaya ve uyuşturucu üretip satanları tutuklamaya odakladı. fakat bu odak, tüm ticaret modellerinde geçerli olan ana kuralı hiçe sayan bir stratejiydi aslında. ‘arz - talep dengesi’. bu modele göre eğer talebi azaltmadan bir şeyin arzını (üretim ve tedarik) azaltırsanız, fiyatı yukarı fırlar. bu durumda birçok üründe satışlar düşebilir. ama söz konusu ürün uyuşturucuysa, onun satışında bir azalma göremezsiniz. uyuşturucu pazarı, fiyata hassas değildir. uyuşturucu, ne kadar pahalı olursa olsun tüketilmeye devam edecektir.

tabii bu durum illegal yöntemlerle daha fazla uyuşturucu üretimine ve daha fazla insanın üretim ve tedarik aşamasında çalışmasına sebep oldu. çünkü talep hala aynı oranda fazlaydı ama arzı karşılamaya çalışan az miktardaki karteller, daha çok para kazanmak için daha çok insan gücü kullanmaya başlamıştı.

bunun mükemmel bir örneği de ‘metamfetamin’dir (kristal meth). abd yönetimi, bu uyuşturucunun üretilmesinde kullanılan malzemeleri sıkı denetime tabi tutarak üretimi durdurmaya çalıştı. bu durum, büyük metamfetamin üreticilerini iflasa sürükledi evet. ama çoğunluğu kasabalarda ve kırsal alanlarda bulunan küçük çaptaki binlerce ‘ev tipi meth’ üreticisi, denetlenmeyen kimyasallarla faaliyetlerine devam etti, üstelik ülkenin hemen her yerinde daha da çoğalarak. buna cevap olarak bazı eyaletler daha fazla kimyasalı denetime alarak ev yapımı metamfetamin stoklarını da azaltmayı denedi. bu durumda da küçük çaplı işletmelerin üretimi temelden sarsılmış oldu.

ama ülkedeki metamfetamin stoğu hala aynı düzeydeydi. meksika’lı uyuşturucu kartelleri kalan metamfetamin üretimi işini devraldı ve üretim faaliyetlerini hızlandırdı. meksika metamfetamin’i amerika’nınkinden daha kaliteliydi ve meksika'lılar, kaçakçılık konusunda da bir hayli deneyime sahiptiler. sonuç olarak devletin harcadığı tüm bu enerji, sadece metamfetamin'in daha profesyonelce ve daha tesirli bir şekilde üretilip tüketiciye sunulmasını sağlamış oldu.

bu savaşı kazanmaya yönelik hamlelerin başarısızlıkla sonuçlandığı tek alan üretim ve tedarik süreçleri değil tabii ki. ‘yasak’ kavramının insanların üzerindeki psikolojik etkisi de her zaman geri tepmiştir. yani yasaklama, uyuşturucunun tesirini güçlendirir. küçük alanlarda daha etkili uyuşturucular saklayabilirseniz, daha çok kar edersiniz. alkolün yasaklandığı dönemlerde de bu böyle olmuştur. alkol oranı yüksek olan likörün, yasaklı dönemde biraya oranla daha çok tüketilmesine sebep olması bu duruma güzel bir örnektir.

bu savaşın bir diğer dezavantajı da dünya çapında daha fazla cinayete ve şiddet olayının ortaya çıkmasına sebep olmasıdır. çeteler ve karteller, husumetleri çözmek için yasal yollara başvurmazlar. şiddet onlar için en temel çözümdür. araştırmalara göre amerika’nın uyuşturucuya açtığı savaş sonrasında cinayet oranları, öncesindeki döneme göre %75 artış göstermiştir. ve bu savaşın ön cephesinde bulunan meksika’da 2007 - 2014 yılları arasında 164.000 kişi, uyuşturucu kartelleri tarafından katledilmiştir. bu sayı, aynı dönem afganistan ve ırak’taki savaşlarda öldürülen insanların toplam sayısından fazla.

tabii bir de şiddete meyli olmayan bireysel tüketicilerin tutuklanması ve hapse atılması durumu var. amerika, dünya nüfusunun %5’ine sahipken, hapishane nüfusunda dünyadaki tutukluların %25’ine sahip. özellikle azınlıklar bu durumdan çok etkileniyor. afroamerika’lılar abd’deki tüm tutukluların %40’ını oluşturuyor. yani ‘beyaz’ların uyuşturucuya ulaşması daha kolayken, ‘siyah’ların uyuşturucudan tutuklanma ihtimalleri 10 kat daha fazla.

sonuç ortada. uyuşturucuyla mücadele, ilk aklımıza gelen yöntemle bir işe yaramıyor bunu anladık. peki ne yapabiliriz?

1980’li yıllarda isviçre, eroin kullanımına bağlı olarak toplumsal bir sağlık krizi yaşadı. hıv virüsü bu dönemde tavan yaptı ve toplumsal suçlar aynı oranda halk arasında sıklıkla görülmeye başladı. isviçre’li yetkililer, bu sorunla mücadele etmek için abd’nin izlediği yolu izlemedi. farklı bir strateji belirledi. daha ''insancıl'' bir strateji.

uyuşturucu bağımlılarının tedavi görüp durumlarını dengeleyebileceği rehabilitasyon merkezleri kurdular. burada bağımlılara yüksek kalitede ve tamamen ücretsiz uyuşturucu sağlanmaya devam edildi. temiz iğnelerle, güvenli enjeksiyon odalarıyla, banyoları, yatakları, düzenli sağlık kontrolleriyle tamamen devlet kontrolü altında insanlar uyuşturucularını kullanmaya devam ettiler. bu merkezdeki görevliler bağımlılara ev buldu, hayatlarındaki düzensizlikleri yok etmek için ellerinden geleni yaptı. ve tahmin edersiniz ki olumlu sonuçlar çok kısa sürede görülmeye başladı.

uyuşturucu yüzünden oluşmaya başlayan suçlar keskin bir şekilde düştü, merkezlerde yaşamaya başlayan kişilerin üçte ikisi kısa sürede toplum hayatına tekrar entegre edilip sürekli işlere girdi. çünkü artık uyuşturucuya para harcamaya uğraşmak yerine daha iyi şeylere odaklanabiliyorlardı. bugün isviçre’deki bağımlıların %70’i bu merkezlerde devlet tarafından ücretsiz sağlanan uyuşturucuyla hayatlarına devam ediyor. ama bu kısa süreli rehabilitasyon sürecinden sonra eroin'den tamamen arınıyorlar. hıv enfeksiyonunun yayılımı tamamen durdu. aşırı eroin dozları yüzünden ölümler yarı yarıya düştü. ve uyuşturucuya bağlı fuhuş ve suç işleme oranı da gözle görülür şekilde azaldı.

yani görece daha ‘pahalı’ olan bir yolu seçmek, uyuşturucuya ve ona olan bağımlılığa karşı savaşmakta en etkili yöntem olarak görülüyor. uyuşturucuyu yasaklamak insan haklarını hiçe sayan, insanları sefil durumda ve toplumdan dışlanmış şekilde bırakan, aynı zamanda yine çok büyük masraf çıkaran bir yöntem.

özetle, bağımlılıktan insanları kurtamanın yolu, onları hapse tıkmak değil, tedavilerine yardımcı olmaktan geçiyor. ayrıca bağımlılığı yaratan etkileri baştan yok edebilmek, -şuan hayal bile olsa- ‘’insanlar için fare parkları’’ inşa edebilmek, uyuşturucunun insanlara cazip gelmesini baştan engelleyebileceğini de bilmek gerek.

bu uzun yazının kaynağı ''kurzgesagt'' adlı youtube kanalının iki vidyosunun derlemesidir. başınızı ağrıttım, kusura bakmayın. yukarıya bıraktığınız önyargılarınız buradan alabilirsiniz.